24 Haziran 2009 Çarşamba

Ritüeller ve Markalar

“...Donnelly’s veya McClahan’s gibisinden bir ismi olan kötü aydınlatılmış bir İrlanda barına gidelim. Her yer İrlanda’nın simgesi yoncalarla kaplı, banko yaşlı adamlarla dolu, hepsinin hikayesini en az iki kez dinlemiş bir barmen. Bardaki sandalyelere ilişip siparişimizi veriyoruz. İki Guinness lütfen. Barmen önce bardağın dörtte üçünü dolduruyor. Sonra köpüklerin durulup çökmesini bekliyoruz (epeyce bekliyoruz). Barmen, yeterli sürenin geçtiğine kani olduktan sonra, bardağın geri kalanını dolduruyor.

Bütün iş bir kaç dakika sürüyor, ama kimsenin beklemeden sıkıldığı yok- aslında Guinness içme keyfinin başta gelen özelliği bu bardağı yavaş doldurma ritüeli. Ama bahse girerim bilmiyorsunuz. Bu ritüel rastlantı eseri bulunmuş bir şey değil. Zamanın giderek değer kazandığı 1990’ların başlarında Guinness Britanya Adaları’nın her yerindeki publarda büyük bir kan kaybı yaşamaktaydı. Neden? Çünkü müşteriler bardaklarındaki biranın yüzeyinin durulması için 10 dakika beklemek istemiyordu. Bunun üzerine firma bu rahatsızlık unsurunu erdeme dönüştürmeye karar verdi.

Reklam kampanyalarını şöyle değiştirdiler: “Sabredenler iyi şeyleri hak ederler.” Kusursuz bir bardak ancak 119,53 saniyede dolar”.... Böylece kısa sürede bir ritüel oluşuverdi. Ve şirketin zeki reklamları sayesinde bira doldurma sanatı bira içme deneyiminin ayrılmaz bir parçası haline geldi.”¹

Gerçekten de hayatta bir çok ritüelimiz yok mu?

Sabah kalkıp güne hazırlanmak ile başlayan ve gün bitinceye kadar süren onlarca ritüel. Bunun dışında haftasonuna özel ritüellerimiz yok mu? Sevdiğimiz insanlarla yaptığımız daha geniş zamana yayılmış kahvaltı, dostlarımız ile kurduğumuz güzel bir akşam yemeği sofrası veya ailece gidilen bir piknik, çay demleyip içmek, tuttuğumuz futbol takımının maçına grupça gitmek içinde bir çok ritüeli barındırmamakta mıdır? Hayatımızdaki özel günlere ait ritüeller yok mudur? Evlilik teklifi, nişan, düğün vs. kültürden kültüre değişen kendine has ritüellere sahip değil midir?


Kahvaltı Ritüeli

Yukarıda buy.ology kitabından altıntı yaptığım Martin Lindstrom, 2007 yılında dünyanın 34 şehrinde yayalar üzerinde yapılan bir incelemede ortalama yayanın adımlarının 5,63 km/saat hıza ulaştığının saptandığını ve bu rakamın on yıl öncesine göre 10 kat fazla bir hız olduğunu söylüyor. Her şey gerçekten hızlanıyor. Hızlanma ile birlikte hızla yaptığımız bir çok işten aldığımız tadın da değiştiğini düşünüyorum. Bir tarafa da artan belirsizlik ortamını (küresel krizler, ısınma problemi vs.) koyarsak bu noktada insanoğlunun sevdiği ritüellere daha fazla önem verdiğini ve vereceğini düşünüyorum. Bu ritüeller bir taraftan da kişinin aidiyet (ilişkinlik) ihtiyacını karşılamıyor mu, kişiyi duygusal anlamda daha mutlu, huzurlu hissettirmiyor mu?

Hiç unutmam üniversitede öğrenciyken özel ders verdiğim annesi ve babası boşanmış, ergenlik çağında olan öğrencim tam bir Nike fanatiğiydi. Dönüp bakıyorum da Nike’da bir aidiyet arıyordu. Nike sahibi olmak onu bir grubun üyesi yapıyordu. Ürünlerin hizmetlerin birbirine çok benzediği dünyada, duygusal anlamda farklılaşmak zorunda olan markalar bir yanda, diğer tarafta duygusal arayışta olan tüketiciler...

Markaları güçlendirecek olan, tüketicilerin ritüellerinin içinde yer almaktır veya onlara içinde yer almaktan keyif alacakları ritüeller sunmaktır.

Sizin markanız hangi ritüellerin içinde?

Kalın sağlıcakla.

¹ Buy.ology, Lindstrom Martin, Optimist Yayınları, Nisan 2009,

24 Mayıs 2009 Pazar

Nasıl Bir Vizyon? Michelin Yıldızları...

Michelin yıldızlarını duymuştum... Michelin'in bir denetleme firması olduğunu düşünüyordum. Bu denetlemeler sonrası restoranlara belirli standartlara göre yıldızlar verdiklerini tahmin ediyordum.

Geçenlerde gazetede Michelin Rehberi ile ilgili bir haberi görünce tamamen şoka uğramıştım. Meğerse bu Michelin yıldızlarını veren firma dünyaca ünlü Fransız lastik üreticisi Michelin'den başkası değilmiş.

Doğal olarak ilerleyen günlerde Michelin Rehberi ve Michelin firması ile ilgili biraz araştırma yaptım. Hangi noktadan hareket ederek böyle bir rehberi hazırlamaya başlamışlardı merak ediyordum?

1800'lü yılların sonlarında Fransa'da kurulan firma 1900 yılında ilk Michelin Rehberi'ni hazırlıyor.



İlk yirmi yıl boyunca ücretsiz olarak dağıtılan bu rehber sürücülere uygun konaklama yerlerinden, benzin istasyonlarına; araba ve lastik tamircilerinin adreslerinden, iyi yemek yenecek yerlere kadar değişik bilgileri sunuyordu. Ücretsiz dağıtılan kitabın çok da ciddiye alınmadığın gözlemleyen Michelin kardeşler kitabı ücretli olarak tüketicilere sunmaya başlıyorlar. Zamanla tek yıldız, iki ve üç yıldız sistemini restorantları derecelendirmek için kullanıma sokuyorlar...Ve yıllar içinde gelişen, şu an Fransa dışında 22 ülkede yayınlanan Michelin rehberi bugün bir çok restorant (ve aşçı) için bir prestij unsuru olarak karşımıza çıkıyor.



Düşünebiliyor musunuz? Bir lastik firması kalkıp dünyanın en prestijli restoran derecelendirme sistemini hayata geçiriyor. Hem de bu işin temellerini bir asırdan fazla bir zaman önce atıyor.

Ürün--- Lastik

Fiziksel Fayda--- Ulaşım Sağlar, Gezdirir

Duygusal Fayda--- Kültürlendirir, Mutlu Eder, Ufuk Açar

Yukarıdaki kavramlardan hareket edererek, şu sonuca mı ulaşacağız?

"Lastik üretiyorum, benim ürettiğim lastikler sonucu insanlar bir yerden bir yere ulaşıyorlar. Bu sayede geziyorlar, bir şeyler taşıyorlar (götürüyorlar), arkadaşlarını ziyaret ediyorlar vs... Ben onlara yolları üzerindeki, yollarını değiştirip görebilecekleri veya hatta sırf oralara gitmek için yola çıkacakları mekanlar (restoranlar, oteller vs) hakkında bilgi sağlarsam, onların benim ürünümle yaşadığı deneyimleri daha anlamlı kılmaz mıyım?"

Bence çıkış noktası budur... Ve ürünü markaya dönüştürme serüveninde en kritik unsur da bu anlayıştır (mindset). Bir lastik firmasının aşçıyı intihara sürüklemesi bir başarıdır. Bunun temellerini bir asır önce atmak ise ayrı bir başarıdır.

Bu anlayış çerçevesinde marka(ları)mıza çok şey katacağımızı düşünüyorum. Bir sonraki yazımda değişik sektörlerden örnekler vermeyi planlıyorum.

Sağlıcakla kalın.

23 Nisan 2009 Perşembe

Charles Ebbets ve Gökyüzünde Yemek

Geçen aylarda bir gazetede aşağıdaki fotoğrafı gördüm ve biraz araştırdım. Charles C. Ebbets adlı ünlü bir fotoğrafçıya ait ve ismi "Lunch Break On A Skyscrapper". New York'ta 1932 yılında Rockefeller Center'ın inşaatı esnasında çekilmiş.



Bu fotoğrafı gördükten sonra aklıma Türkiye'de de faaliyet göstermeye başlayan Dinner In The Sky adlı şirket geldi. Hatta yemek dışında gökyüzünde talep görecek başka aktivitelere de yer vermeye başladıklarını farkettim. Gökyüzünde Evlenmek, Gökyüzünde Toplantı gibi...



Bir tarafta 1932 yılında işçilerin gökyüzünde yediği yemek, diğer tarafta 2009 yılında geliri oldukça yerinde olan insanların sofrası...

Bir pazarlamacı olarak doğal olarak düşünmeye başladım. Acaba yıllar sonra bugün tükettiğimiz ve şu an bize önemsiz gelen hangi kavram/ürün/hizmetlere çok ciddi para ödemeye başlayacağız?

Çok uzağa gitmeden bir kaç örnek aklıma geldi...

Daha on yıl önce lezzetle yediğimiz domatese bu kadar para ödüyor muyduk aynı tadı bulmak için veya çeşmeden kana kana içtiğimiz suyun tadını şimdi ancak para ile satın aldıklarımızda bulmuyor muyuz?



Eskiden daha bol olan vaktimiz şimdi daha değerli değil mi? Bunu gören firmalar çözümler sunmaya başlamadı mı? Temassız ödeme sistemleri, daha hızlı internet ne için?



Emin olun ki bugün çok doğal ve bol olan bir çok kavram/ürün/hizmetin değeri artacak ve kimi firmalar bunların üzerinden ciddi para kazanacak.

Düşünelim biraz...

"İnsanlar hayatında soba görmemiş çocuklarına sobayı göstermek ve dinlenmek için haftasonu doğal tatil köylerine gidecek. Bununla da kalmayıp sobanın üzerinde ailece kestane közleyecek."



Yukarıdaki örneğin dışındakileri ayrı bir yazıya bırakıyorum. Bu eksende biraz hayal kurmam(ız) gerek.

Kalın sağlıcakla.

31 Mart 2009 Salı

Şiir ve FMK Hareketi

Bildiğim dizeler gelir aklıma kimi zaman. Ve açıp bir şiir kitabını okumak isterim sessiz, sakin, bağırarak,durarak, kendimce. 'En son ne zaman şiir kitabı okudum?'diye düşünürüm yada en son satın aldığım şiir kitabını hatırlamaya çalışırım. Aradan uzun zaman geçtiğini görünce üzülürüm.

'Niye anlatıyorsun bunları?' diye sorarsanız Fikir Atölyesi'nin ortağı Tunç bir hareketin öncüsü oldu. Adı Faili Meçhul Kıyak Hareketi. Kısaca, bir kişiye bir güzellik yapıyorsunuz ( Kıyak lafını sevmediğim için bu ifadeyi kullanıyorum. "Bu kıyağımı unutma", "kıyak çekmek" sevmediğim ifadeler...) ve yaptığınız güzelliğin yanına aşağıdaki kağıdı bırakıyorsunuz.



Bu güzellikler neler olabilir? Bir çok yorum yapmış Fikir Atölyesi'nin diğer ortakları. Sevdiğin bir kitabı kafede bırakmak, arabanızın yanında park etmiş, camında kar olan arabanın camını temizlemek, hesabı öderken bir kahve parasını fazladan ödeyip sizden sonra gelen müşteriyi mutlu etmek... Yapacaklarınız sizin yaratıcılığınıza kalmış.

Ben de düşünmeye başladım. 'Bana hangi güzellik yapılırsa mutlu olurum, şaşırırım.' diye...

Edip Cansever'in sevdiğim bir şiirini bıraksa meçhul fail ne güzel olurdu.


Edip Cansever

MASA DA MASAYMIŞ HA
Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kaseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu.
Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.

Veya Cemal Süreya'nın aşağıdaki şiirini bulsam bir masada.

ÖNCELEYİN
Önce bir ellerin vardı yalnızlığımla benim aramda
Sonra birden kapılar açılıverdi ardına kadar
Sonra yüzün onun ardından gözlerin dudakların
Sonra her şey çıkıp geldi

Bir korkusuzluk aldı yürüdü çevremizde
Sen çıkardın utancını duvara astın
Ben masanın üstüne kodum kuralları
Her şey işte böyle oldu önce

Biri bana bu güzelliği yapmazsa, ben yapacağım çok yakında.

Sağlıcakla kalın.

22 Şubat 2009 Pazar

Enerjimiz ve Bilgimiz

Enerjimizi ve bilgimizi çalıştığımız şirket dışında yaşadığımız topluma katkı sağlamak için de harcamamız gerektiğini düşünüyorum.

Bu doğrultuda Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği bünyesinde kurulan BUmanzara adlı oluşuma yaklaşık dört ay önce katıldım.

BUmanzara olarak Boğaziçi Üniversitesi yurtlarında kalan hazırlık sınıfı öğrencilerinin, üniversitedeki sosyal hayatlarına ve İstanbul'a uyum sağlamalarına destek olmayı amaçlıyoruz. BUmalar (Boğaziçi Üniversitesi Mezun Abi/Abla) olarak bu geçiş döneminde öğrencilerin kendilerini yalnız hissetmeden, bilinçli, sorumlu, hedef sahibi, Boğaziçi Üniversiteli gençler olarak hayata atılmalarına katkıda bulunmak istiyoruz. Çağdaş, özgür ve yaratıcı düşünen, kendine güvenen, toplum bilinci yüksek insanlar yetişmesine yardımcı olmayı arzuluyoruz.



Geçen sürede BUmanzara İletişim Komitesi'nde arkadaşlarımızla güzel işlerin altına imza attık.

Yahoogroup, facebook sayfası, web sitesine sahip olan oluşumun en son olarak bloğunu da hayata geçirdik. Hatta bu bloğa bir isim bulduk ve logo tasarlattık. Sosyal medyanın (consumer generated media) bu kadar önem kazandığı bir dünyada, hedef kitleye onların kullandığı mecralarla ulaşmak kadar doğal bir şey olamaz değil mi?



Tahmin ediyorum ki ilerleyen dönemde bir çok güzel projeyi daha hayata geçireceğiz...

Ve yazının başında belirttiğim gibi bilgimizi ve enerjimizi iş dışında sosyal projelerde harcadıkça daha mutlu olacağız.

Daha güzel bir dünya kimi mutlu etmez ki?

Sağlıcakla kalın.

20 Ocak 2009 Salı

Pazar Payını Büyütürken Dünyayı Küçültmek

Yönettiğimiz bir işte pazar payımızı arttırmamız başarı kriterlerinden biridir... Hepimizin bildiği gibi pazar payı artışında ise değişik senaryolar karşımıza çıkar. Bunlardan bir tanesi pazarın büyümesinden daha yüksek oranda büyüyerek pazar payı kazanmak iken diğeri ise büyümeyen pazarda rakiplerden pay kapmaktır... Bu büyüme dinamiğinin içinde ise mevcut müşterilerimizin daha çok tüketmesi ve yeni müşteri kazanılması önemli iki değişkendir.



Değişik sektörlerde faliyet gösteren firmalar mevcut müşterilerinin daha çok tüketmesi dışında yeni müşteri kazanımı için farklı strajilerden hareket ederek aksiyon planlarını hayata geçirmektedir... Bu yazının konusu bu detayları konuşmak değildir. Bütün bu çabaların (herkesin pazar payını arttırmaya çalıştığı ortamda) sonrasında geçen gün İstinye Park'ta gördüğüm bir manzara ve duyduğum rahatsızlıktır...

Değişik ortamlarda; barlar, alışveriş merkezleri, dolmuş, otobüs, taksi, restorant vs; insanları gözlemlemeyi seviyorum. Geçen haftasonu İstinye Park'a ailemle birlikte gittiğim zaman ister istemez radarlarım açıktı... Bir mağazanın vitrinine bakarken üç bayan dikkatimi çekti. Bir tanesi 35-38 yaşlarında oldukça bakımlı bir bayandı, yanında ise konuşmalarından anladığım kadarı ile iki kızı vardı... Bir tanesi 17-18 yaşındayken, diğeri tahminimce 8-10 yaşındaydı... Üçünün de giyimleri ve aksesuvarları neredeyse birbirinin aynısıydı...



Büyük abla için söylencek bir şey yok. Annesine özenmesi, rol model olarak onu alması kadar doğal bir şey yok. Annesinin çantası var, onun da olmalı, annesi topuklu ayakkabı giyiyorsa kendi de giyebilir... İlginç olan ise 10 yaşındaki ufaklığın ise giyim ve kuşamı ile ablasının bir kopyası olmasıydı... İşte bu durumdan rahatsızlık duydum. Neden mi?

Çocuk sayılabilecek bir yaşta olan birinden farklı davranış biçimleri, farklı yaklaşımlar görmeyi arzuluyorum... Bu kadar hızlı büyümek(!) yaşadığımız bu dünyayı daha renkli mi kılacak? Bu durumdan üçüne de aynı telefonu satan telefon firması, üçüne de aynı çantayı satan perakendeci vs mutlu olabilir. Ama ben mutlu değilim... Daha renkli, daha doğal bir dünyaya mı götürecek bu yaşadıklarımız bizi?

Acaba pazar payını büyütürken yaşadığımız dünyayı mı küçültüyoruz, ondan mı çalıyoruz payı yoksa?

Sağlıcakla Kalın.

31 Aralık 2008 Çarşamba

Teşekkürler... İyi Yıllar

Değişik kaynaklardan beslenmeyi seviyorum... Bu kaynaklar benim yaşam enerjim... Ve 2008'in son saatlerinde o kaynaklardan ilk aklıma gelenlere teşekkür etmek istiyorum. İyi ki varlar...

www.fikiratolyesi.com 'un patronu Tunç Kılınç, teşekkürler. İyi yıllar. Hayata dair yazılarını zevkle okuyorum...



Yeni yılda hayata dair daha çok düşünmemiz ve hayattan keyif almamız dileği ile...

www.farketing.com 'un sahibi Can Turanlı, teşekkürler. İyi yıllar. Bloğunuzdaki vurucu kısa yazılarınız beni düşündürtüyor...



Yeni yılda daha çok düşünmemiz dileği ile...

www.trendwatching.com 'un yaratıcısı Reinier Evers, teşekkürler. İyi yıllar. Gönderdiğiniz trend bültenleri beni ilhamlandırıyor...



Yeni yılda daha çok hayal kurmamız dileği ile...

www.agizimintadi.blogspot.com 'un şefi Hakkı Bey, teşekkürler. Saygılar. Yazılarınız iştahımı açıyor :)



Yeni yılda yediklerimizden daha çok zevk almamız dileği ile...

Le Cool Bülteni'ni hazırlayan arkadaşlar. Yeni yılınız kutlu olsun... Ne güzel bir bülten tasarımıdır o. Teşekkürler...



Yeni yılda daha çok gezmemiz dileği ile...

Sağlıcakla kalın... Yeni yılınız kutlu olsun.